9 Nisan 2012 Pazartesi

Kanser İle İlgili Bilgiler

John Hopkins'den Kanser Güncellemesi


1. Herkesin vücudunda kanser hücreleri vardır. Bu kanser hücreleri birkaç milyara kadar çoğalmadıkça standart testlerde görülmezler. Doktorlar kanser hastalarına tedaviden sonra vücutlarında artık kanser hücresi kalmadığını söyledikleri zaman, bu yalnızca kanser hücrelerinin testlerle saptanamayacak düzeyde olduğu anlamına gelir.

2. Bir kişinin hayatı boyunca 6 ile 10 kez kanser hücreleri oluşabilir.

3. Kişinin bağışıklık sistemi güçlü olduğu zaman kanser hücreleri yok edilir ve çoğalarak tümör oluşturmalarına engel olunur.

4. Bir kişide kanser olması, o kişide çoklu beslenme eksikliği olduğuna işaret eder. Bunlar genetik, çevresel, beslenme ve yaşam tarzı faktörlerine bağlı olabilir.

5. Çoklu beslenme eksiklini yenebilmek için diyeti değiştirmek ve ek takviye almak bağışıklık sistemini güçlendirir.

6. Kemoterapi hem hızlı çoğalan kanser hücrelerini, hem de kemik iliğinde, sindirim sisteminde v.s.'deki hızlı büyüyen sağlıklı hücreleri yok eder ve karaciğer, böbrekler, kalp, akciğerler v.s.'de organ tahribatına yol açar.

7. Radyasyon kanser hücrelerini yok ederken; sağlıklı hücre, doku ve organları da yakar, yaralar zarar verir.

8. Kemoterapi ve radyasyon başlangıçta tümörün küçülmesine yol açar. Kemoterapi ve radyasyon tedavisinin uzaması tümörün daha fazla yok olmasına yol açmaz.

9. Kemoterapi ve radyasyondan dolayı vücut çok fazla toksin yüklenmesine maruz kalınca, bağışıklık sistemi ya tehlikeye düşer, ya da yıkılır; dolayısıyla kişi çeşitli enfeksiyonlara ve komplikasyonlara yenik düşer.

10. Kemoterapi ve radyasyon kanser hücrelerinde mutasyona neden olabilir ve dirençlerinin artarak yok edilmelerini zorlaştırabilir. Cerrahi işlem de kanser hücrelerinin başka taraflara atlamasına neden olabilir.

11. Kanser hücreleri ile savaşmakta etkili bir yöntem ise onları çoğalmak için ihtiyaçları olan gıdalardan yoksun ve aç bırakmaktır.

KANSER HÜCRELERİ AŞAĞIDAKİLERLE BESLENİRLER:

a. Şeker kanser besleyicidir. Şekeri kesilerek kanser hücrelerinin önemli bir gıdası kesilmiş olur. NutraSweet, Equal, Spoonful v.s. gibi tatlandırıcılar zararlı olan Aspartam ile yapılırlar. Daha iyi bir tatlandırıcı Manuka balı veya molastır, ama az miktarda alınmalıdırlar. Sofra tuzunda beyazlatıcı olarak kimyasallar bulunmaktadır. Daha iyi bir seçenek Bragg'in aminosu veya deniz tuzudur.

b. Süt vücudun, özellikle sindirim sisteminde, mukus üretmesine neden olur.
Kanser mukusla beslenir. Süt yerine tatlandırılmamış soya sütü tüketilerek kanser hücreleri aç bırakılabilir.
c. Kanser hücreleri asit ortamda gelişirler. Et temelli diyet asittir ve sığır eti veya domuz eti yerine bol balık ve az tavuk eti yemek en iyisidir. Ette, özellikle kanserli kişilere zararı olan, canlı hayvan antibiyotikleri, büyüme hormonları ve parazitleri bulunur.

d. %80 taze sebze ve meyve suyu, kepekli tahıllar, tohumlar, nohutgiller ve biraz meyveden oluşan bir diyet vücudu bazik (alkali) ortamda tutar. %20 de fasulye içeren pişmiş gıdalardan oluşabilir. Taze sebze suları kolayca emilip 15 dakika içinde hücre düzeyine ulaşabilen ve sağlıklı hücreleri besleyen ve çoğalmalarını hızlandıran canlı enzimler içerirler. Sağlıklı hücre üretimi için gerekli olan canlı enzimlerin sağlanması amacıyla, taze sebze (sebzelerin çoğunluğu ve fasulye filizi) yiyin veya suyunu için ve günde 2-3 kez çiğ sebze yiyin. Enzimler 40 oC'de yok olurlar.

e. Yüksek kafein içerikli kahve, çay ve çikolatadan uzak durun. Yeşil çay daha iyi bir seçenektir ve kanserle savaşan özellikleri vardır. Bilinen toksinler ve ağır metaller içeren musluk suyu yerine arıtılmış veya filtrelenmiş su içiniz. Damıtılmış su asittir, kaçınılmalıdır.

12. Et proteininin sindirimi zordur ve çok sindirim enzimi ister. Bağırsaklarda duran sindirilmemiş et çürür ve daha çok toksin birikimine neden olur.
13. Kanser hücrelerinin duvarları sert protein ile kaplıdır. Et yemekten kaçınarak veya azaltarak, kanser hücrelerinin protein duvarlarına saldıran enzimler daha çok açığa çıkar ve vücudun öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok etmelerini sağlar.

14. Bazı destek maddeleri (IP6, Flor-ssence, Essiac, anti-oksidanlar, vitaminler, mineraller, EFA'lar v.s..) bağışıklık sistemini güçlendirerek, vücudun kendi öldürücü hücrelerinin kanser hücrelerini yok etmesine yardımcı olur. E vitamini gibi diğer destek maddelerinin de, vücudun hasarlı, istenmeyen veya ihtiyac olmayan hücrelerin atılmasının normal yolu olan, apoptoziz veya programlanmış hücre ölümüne yardımcı olduğu bilinmektedir.

15. Kanser zihinsel, bedeni ve ruhsal bir hastalıktır. Öngörülü ve olumlu bir ruh kanser savaşçısını muzaffer yapar. Öfke, affetmezlik ve acı bedeni stresli ve asitli bir ortama sokar. Seven ve affeden bir ruha sahip olmayı öğrenin. Sakin olmayı ve hayatın tadını çıkarmayı öğrenin.
16. Kanser hücreleri oksijenli ortamda gelişemezler. Günlük egzersizler ve derin nefes alma hücre düzeyine kadar daha fazla oksijen alınmasına yardımcı olur. Oksijen terapisi kanser hücrelerini yok etmek için diğer bir yöntemdir.

JOHN HOPKINS HASTANESİNDEN KANSER GÜNCELLEMESİ

1. Mikrodalga fırına plastik kap ve ambalaj koymayınız.

2. Dondurucuya su şişesi koymayınız.

John Hopkins Hastanesi bunu yakın bir zamanda bülteninde yayınlamıştır. Bu bilgi Walter Reed Ordu Tıp Merkezi tarafından da yayınlanmaktadır. Dioksin kimyasalları kansere, özellikle de göğüs kanserine, neden olmaktadır. Dioksinler vücudumuzun hücreleri için son derece zehirlidir. Plastik şişelerdeki suyu dondurmayınız, çünkü bu plastiğin içindeki dioksinin salınmasına neden olur.


Castle Hastanesi Sağlıklılık Programı Yöneticisi Dr. Edward Fujimoto bu sağlık tehdidini anlatmak için yakınlarda bir televizyon programına çıktı. Dioksinleri ve bizim için ne kadar kötü olduklarını anlattı. Plastik kaplar içindeki yiyeceklerimizi mikrodalga fırınlarda ısıtmamamız gerektiğini söyledi. Bu özellikle de yağlı yiyecekler için geçerli. (İngilizce metindeki fat sözcüğünün gerçek anlamı hayvansal yağdır.) Söylediğine göre yağ, yüksek sıcaklık ve plastik kombinasyonu dioksinin gıdaya geçmesine ve sonunda vücudumuzun hücrelerine ulaşmasına neden olmaktadır.

Bunun yerine kendisi yemekleri ısıtmak için Corning Ware, Pyrex gibi cam kaplar veya seramik kaplar kullanılmasını tavsiye etmektedir. Yani hazır yemek ve çorbalar ısıtılmadan önce ambalajından çıkarılıp uygun kaplara konulmalıdır. Kağıt uygundur, ama kağıdın içinde de ne olduğu bilinmemektedir. Sıcaklığa dayanıklı cam kap kullanmak daha güvenlidir. Kendisi yakın bir zamanda fast food restoranlarının plastik köpük kaplardan kağıt kaplara döndüğünü de hatırlattı. Nedenlerden bir dioksin sorunuydu. Kendisi plastik ambalaj malzemesi ile örtülmüş yiyeceklerin mikrodalga fırında pişirilmesinin aynı derecede sakıncalı olduğunu da söyledi. Yiyecekler radyasyona maruz kalıp ısınıca, yüksek sıcaklıkta plastiğin içindeki zehirli toksinler eriyip yiyeceklerin üstüne damlamaktadır. Yiyecekler plastik yerine kağıt havlu ile örtülebilir.


8 Nisan 2012 Pazar

Kansere En İyi Önlem


iyonize su ve kanserKanserin Gerçek Sebebi Dr. Herman Ahira’nın “Asit & Alkali Dengesi” adlı kitabında belirttiği üzere;
“ Hücrenin su kaybettiği durumlarda özellikle kan asidik olur. İlk belirtiler yorgunluk ve bıkkınlık, soğuk algınlığına eğilimli olmak ve benzerleridir. Keiichi Morishata’nın “Kanserin Gizli Gerçeği” adlı kitabına göre, eğer kandaki asidik koşullarda aşırı artış olursa, kan alkali koşullarını korumak için bu aşırı asidik maddeleri kaçınılmaz olarak vücuttaki bazı bölgelere bırakacaktır.
Bu eğilimin devam etmesiyle vücudun bazı bölgelerinde asidiklik artar ve bazı hücrelerde ölür. Bunu takiben de asidiğe dönüştürürler. Yanısıra bazı hücreler de kendilerini bu asidik ortama adapte edebilir. Diğer bir deyişle, normal hücreler asidik ortamda ölürken bazıları ise bu ortama adapte olabilmek için kendilerini dönüştürür ve anormal hücreler olarak hayatta kalırlar. Bu anormal hücreler kötü huylu hücreler olarak adlandırılırlar. Bu kötü huylu hücreler beyin fonksiyonları veya kendi DNA’larımızın hafıza kodlarıyla uyumlu değildir.
Bu nedenle, kötü huylu hücreler belirsiz ve düzensiz olarak gelişirler. Bu kanserdir.”
Kansere En İyi Önlem iyonize edilmiş su kansere en iyi önlem
Alkali su içtiğinizde, daha fazla oksijene sahip su içersiniz. İçilen yüksek pH’a sahip alkali su kesinlikle kanserden korunmaya yardımcı olacaktır. Bir ulusal kanser enstitüsünde yapılan araştırma, - kanserin gelişimine bağlı olarak -, alkali suyun kanserin erken aşamalarındaki tedavisine yardımcı olabileceğini göstermiştir. Sağlıklı hücrelerin alkali ve kötü huylu hücrelerin asidik yapısı nedeniyle alkali su içmek sağlıklı hücrelere zarar vermez aksine kötü huylu hücreleri ise yok edebilir.









http://www.iyonizesusistemi.com

Bunları Biliyor musunuz ?


Bunları Biliyor musunuz ?

Aramızdan yok denebilecek kadar az sayıda kişi gıda, stres ve kendi metabolizmamızdan kaynaklanan asitlerin tümünü fiziksel olarak vücudundan atma kabiliyetine sahip.

“Alkalileştir ya da Öl”ün yazarı Dr. Theodore Baroody şöyle diyor: 
“Sayısız hastalık adı bulunmasının gerçekten önemi yok. Önemli olan hepsinin aynı basit temel nedenden, vücuttaki aşırı asit dokulu atıklardan kaynaklanmasıdır!”

Dr. Ingfreid Hobert, Tıp Doktoru: 
“Sağlığınızı geri kazanmak için yan etkileri olan pahalı ilaçlara ihtiyacınız yok… Alkali su vücudunuzu alkalileştirdiği ve etkin bir antioksidan temin ettiği için güçlü uzun vadeli etkilere sahiptir.”

Asit kanı koyulaştırır. Kan, yağlı asitlerin etrafından akarken ciddi sorunlar yaşar. Kılcal damarlar tıkanır ve ölür. Yaşam gücü veren sağlıklı kandan mahrum kalan cilt esnekliğini yitirerek kırışmaya başlar. Yüz gerdirme ve yağ aldırma operasyonları yapılsa bile asit giderilemez ve durmaksızın artmayı sürdürür.

Eğer kanınızın pH’ı en uygun düzey olan pH 7,36’dan pH 7’ye düşerse komaya girer ve ölürsünüz. 

Asit oluşturan tüm faktörlerin en büyüğü strestir. 

Dr. Susan Lark – "Başarının Kimyası”nın Yazarı: 
“Günde dört ila altı bardak alkali su içmek asidi nötralize etmeye yardımcı olacak ve zaman içinde vücudunuzun savunma yeteneğinin yenilenmesine yardımcı olacaktır. Alkali su asit derecesinin arttığı soğuk algınlığı, nezle veya bronşit gibi durumlarda kullanılmalıdır. Alkali su aşırı serbest elektron temin ettiği için vitamin C, vitamin E ve Beta Karoten gibi bir antioksidan işlevi görmektedir. Bu da vücuda kalp hastalıkları, inmeler, bağışıklık sistemi bozuklukları ve bilinen diğer rahatsızlıklara karşı yardımcı olmaktadır.”

“Tersine Yaşlanma”nın yazarı Sang Whang’a göre: 
En iyi organik meyve ve sebzeleri yesek bile gıdalarımızın % 97’si yine de asit atığa indirgenen karbon, nitrojen, hidrojen ve oksijenden oluşuyor. Yazar, aşırı asidik durumu yaratan ve erken yaşlanmamıza neden olan şeyin vücudumuza girenler değil, atık olarak vücudumuzda kalanlar olduğunu söylüyor. Asit/alkali dengesi açısından “iyi” ve “kötü” gıdalar arasındaki tek fark “iyi” gıdanın daha az asit atığa ve daha fazla asit nötrleştiren sonuca sahip olmasıdır diyor.

Asidik Bir Vücut İçeriden Yıpranır. 
Aşırı asidite vücudun tüm sistemlerini zayıflatır. Aşırı asidite, asiti nötrleştirmek ve güvenle dışarı atmak için vücudu yaşamsal organlardan ve kemiklerden kalsiyum, sodyum, potasyum ve magnezyumu da içeren mineralleri ödünç almaya zorlar. Bunun sonucunda vücut yüksek asiditeye bağlı olarak -yıllarca farkına varılmadan devam edebilecek- ciddi ve uzun süreli bir “yıpranma” ile karşı karşıya kalabilir.

California Üniversitesi’nden asit/alkali araştırmacısı Dr. Lynda Frassetto’ya göre:
Evrimsel bir dönemeci geçmiş durumdayız. Artık asit atıkların üstesinden eskiden olduğu gibi gelmiyoruz.

Dr. William Howard Hay 1933’te tüm hastalıklara vücuttaki asit birikmesinden kaynaklanan “öztoksikasyonun” (veya “kendini zehirlemenin”) neden olduğunu öne sürdüğü “A New Health Era” (Yeni Bir Sağlık Çağı) adlı çığır açan bir kitap yayınladı:
“Asit oluşturan gıdaları çok büyük miktarlarda tüketerek alkalilerimizin çarçur edilmesine göz yumduğumuz oranda sağlığımızı kaybediyoruz. Sayısız dışavurum şekilleri olan bu hastalıkların hepsinin aynı olduğunu söylemek tuhaf görünebilir, fakat durum gerçekten budur.”

Temel bir asit/alkali dengeleme planı olmadığında vücudunuzun her kısmı sağlığı korumak için giderek daha çok çalışır; çünkü her sistem, tüm organlar, akciğerler hatta cilt bile doğru kan pH’ını sürdürmekte rol alır.

Bir kutu Kola pH 2,5 olan asiditesi ile tüm vücudunuzu teyakkuza geçirir. Başka yerde kullanılması gereken kimyasal alkali stokları sisteminize akın eden adrenalini durdurmak için feda edilir. Beklemeyi öğrendiğiniz “uçuş” duygusu, suni bir yükseliş hissi duyan uyuşturucu kullanıcısının uçuşundan hiç de farklı değildir. Vücudunuz “İmdat” çığlıkları atarken, siz korkunun verdiği heyecanının keyfini çıkarırsınız. “Gerçek”te olan budur.

Shiga Üniversitesindeki Japon bilim insanları suyunuzun pH 8,5 veya üzeri olması gerektiğini söylüyor.
Musluğunuza veya soğuk su borunuza takılan bir su iyonizeri suyunuzu klor dahil tüm önemli yabancı maddelerden arındırır ve ardından asit mineralleri ayrıştırıp giderir, sınırsız miktarda arındırılmış ve güçlü bir alkali su akışı sağlar. Kullandığı manyetik süreç birçok önemli yan yararlar sağlar. Su moleküllerinin boyutları büyük ölçüde küçültülür, çok daha büyük hidratif yetenek sunar. Sudaki mineraller eksi yüklenir ve bu sayede çok daha etkili bir biçimde emilir. Aynı zamanda su, bağlı oksijen ve doğanın orijinal antioksidanı olan negatif hidrojenle yüklenir.

Bir bardak Kola’yı nötrleştirmek için 32 bardak nötr pH suya ya da iki bardak alkali iyonize suya ihtiyaç vardır. 

Dr. Sherry Rogers: 
“Alkali su vücudun asitli atıklardan temizlenmesini sağlar… Yüzlerce kişiye verdiğim tavsiyelerin sonuçlarını titizlikle değerlendirdikten sonra, asitli atık biçimindeki toksitenin dejeneratif hastalıkların başlıca nedeni olduğuna inandım.”

Uzun Süreli Asidite Pas Gibidir. 
Dokularımızı yıpratır, 96.000 kilometrelik damar ve atardamarlarımızı kemirir.
Kontrolsüz bırakıldığında, tüm hücre faaliyetlerini ve kalp atışlarımızdan beynimizin sinirsel uyarılarına kadar bütün işlevlerimizi sekteye uğratır. Kısacası, aşırı asit oluşumu hayata müdahale eder ve neredeyse tüm rahatsızlık ve hastalıklara yol açar! Sonunda bizi yaşlandırır... ardından öldürür. Öldüğümüzde, tüm vücudu aside dönüştürüp, yabancı düşman organizmaları partiye davet ederek kutlama yapar!

Dr. Hidemitsu Hayashi – Su Enstitüsü Direktörü, Tokyo;
“Et ve patates, kızarmış yiyecekler, kolalar ve şeker gibi kötü besinler vücutta asit tuzları oluşturur. Kan damarlarının uzağında depolandığı için çoğunlukla bu birikimler onyıllarca vücutta kalabilir. Bu tuzları yavaş ve nazik biçimde vücuttan atan ionize edilmiş alkali su tüketilmesini tavsiye ediyorum.

Kan daima biraz alkalidir (ya da en azından olmalıdır!). Besin öğelerini vücudunuzun her bölmesine taşıyan yegâne sistem olarak kan asidik olamaz. Çürüme ya da bozulmaya ve kötücül organizmaların gelişmesine direnmeyi sürdürecek bir pH değeri aralığında kalması gerekir. Bu nedenle, mikroorganizmaların vücutla birlikte varolduğu veya simbiyotik uyum içinde kaldığı ideal ortam pH 7,365’tir.

Kanın bu değerin altına veya üstüne doğru biraz değişmesine izin verdiğinizde sonuçlar vücudun her bölmesinde hissedilecektir. Asidik ortamda yararlı mikroformlar ölür ve bu ortamın yaşamasını sağladığı saldırgan mikroformlar çoğalmaya, mutasyona uğramaya ve saldırgan, parazitik ve patojenik ajanlar biçimini almaya başlar.

Dr. Frassetto’nun keşfettiği gibi, içimizin asitle kuşatılmasına bağlı olarak seçenek sıkıntısıyla karşılaştığımızda toksik atıkları organlarımızdan ve kalbimizden mümkün olduğunca uzaktaki kalça, göğüs, uyluk ve bel gibi yerlerimizdeki yağ katmanlarına boşaltırız.
Diğer bir teori de şekerin asit olduğu ve şişmanlığa yol açtığıdır, ama bize öğretilen tam olarak bu değildir. Vücut tükettiğimiz aşırı şekerden kendisini korumak zorunda olduğundan yağ üretmekte ve onu bu yağa gömerek bizi şekerden korumaktadır. Dolayısıyla aslında yağın hayatımızı kurtardığı söylenebilir!

Dr. Lynda Frassetto’nun araştırması; vücudumuzun üstesinden gelmek zorunda olduğu büyük miktarda asit atığın, vücudumuzu “stratejik rezervlerini” muhafaza etmek –ve önemli yaşamsal detoks organlarımız olan böbrek ve karaciğeri korumak- için “savaş” tarzında şiddetli bir eyleme geçmeye zorladığını gösteriyor. Yaşlanmakta olan yaklaşık 1.000 denek üzerinde yapılan bu araştırmada, artık asidi böbrek ve karaciğer aracılığıyla dışarı atmak yerine yağlı katmanlarda “depoladığımız” tespit edilmiştir. Asit atıklar aşırı yüklü böbreklerimiz onları atmaya karar verinceye veya yağ katmanlarında depolanıncaya kadar kan ve lenf sistemi aracılığıyla vücutta dolaşmaya devam eder. Kolesterol ve kristalize olmuş ürik asit “ileri bir tarihte” vücuttan atılmak üzere vücutta biriken katı asitlerdir –bu “ileri tarih” asla gelmez.

Yüksek Asit Oluşturan Duygu ve Etkinlikler:
Nefret, Korku, Kıskançlık, Öfke, Stres, Uykusuzluk ve dinlenmeye zaman ayırmamak, Hareketsizlik, Uyuşturucu kullanımı, Sigara içmek, Radyasyona maruz kalmak, televizyon, bilgisayar gibi.

Yüksek Alkali Oluşturan Duygu Durumu ve Etkinlikler:
Huzur, Minnettarlık, Affetmek, Neşe, Gülmek, Olumlu Düşünmek, Dinlenmek, Egzersiz yapmak, Derin nefes almak, Meditasyon yapmak, Nezaket

Alkali Sebzeler 
Kuşkonmaz, fermente edilmiş sebzeler, su teresi, pancar, brokoli, brüksel lahanası, lahana, havuç, karnabahar, kereviz, pazı, klorella yosunu, karalahana, hıyar, patlıcan, sarımsak, kıvırcık yapraklı lahana, yerlahanası, marul, mantar, hardal filizi, sap kereviz, karahindiba, yenilebilir çiçekler, soğan, yabani havuç (yüksek glisemik), bezelye, biber, balkabağı, şalgam, deniz bitkileri, yosun, filizler, sakız kabağı, kaba yonca, dıvar arpası, buğday çimi, yabani otlar, yandıranotu, patates (Patates, dışı asitli fakat–özellikle de kabuğuyla fırınlanarak veya buğulanarak yenildiğinde alkali oluşturan bir gıdadır.)

Alkali Doğu Sebzeleri 
Beyaz turp, hindiba kökü, shitake mantarı, kombu yosunu, maitake mantarı, reishi mantarı, nori yosunu, salamura kuru erik, wakame yosunu

Alkali Meyveler 
Elma, kayısı, avokado, muz (yüksek glisemik), kantalup kavun, kiraz, kuş üzümü, arap hurması/incir, üzüm, greyfurt, misket limonu, şamama kavunu, dutsu meyveler, nektarin, portakal, limon, şeftali, armut, ananas, mandalina, domates, tropik meyveler, karpuz.

Alkali Proteinler 
Badem, kestane, keten tohumu, darı, ceviz, kabak çekirdeği, tohum filiz, sakız kabağı tohumu, ay çekirdeği, soya fasulyesi (fermente edilmiş), soya suyu peyniri (fermente edilmiş).

Alkali Tatlandırıcılar & Baharatlar 
Tüm otlar, kırmızı biber, kimyon, köri, zencefil, miso, hardal, deniz tuzu, stevia, soya sosu, ksilitol.

Alkali Diğer Besinler 
Elma suyu sirkesi, banchi çayı, arı poleni, hindiba çayı, taze meyve suyu, ginseng çayı, yeşil meyve suları, yeşil çay, ot çayı, kombucha, lesitin, granül, probiyotik kültürler, sebze suları.

Asidik Protein 
Sığır eti, sazan balığı, tavukgöğsü, deniztarağı, balık, kuzu eti, ıstakoz, dolmalık midye, istiridye, domuz eti, tavşan eti, somon balığı, karides, taraklı midye, ton balığı, hindi, geyik eti, yumurta, peynir altı suyu tozu

Asidik Katı & Sıvı Yağlar 
Avokado yağı, kanola yağı, mısır yağı, kenevir tohumu yağı, keten yağı, domuz yağı, zeytinyağı, aspir yağı, susam yağı, ayçiçeği yağı

Asidik Tahıllar 
Arpa, kepek (yulaf ve buğday), ekmek, mısır, galeta, un (beyaz buğday unu), kenevir tohumu unu, kamut (yüksek proteinli buğday), yulaf (ezmesi), (tüm) pirinçler, pirinç kekleri, çavdar, kılçıksız buğday, buğday

Asidik Kuruyemişler & Ezmeleri 
Brezilya kestanesi, kaju, fıstık, fıstık ezmesi, fındık, tahin, ceviz

Asidik Fasulye & Baklagiller 
Börülce, nohut, taze fasulye, barbunya, yeşil mercimek, lima fasulyesi, benekli fasulye, kırmızı barbunya, sütlaç, soya fasulyesi, soya sütü, kuru fasulye

Asidik Süt Ürünleri 
Tereyağı, peynir (süzme, inek, koyun, eritme ve keçi), süt, organik süt (pastörize edilmemiş), yoğurt

Asidik İçecekler 
Bira, siyah çay, sütlü çikolata, kahve, damıtılmış su, sert içkiler, ters ozmosla arıtılmış su, alkolsüz içecekler, alkollü içkiler, sporcu içecekleri, şarap

Asidik Meyve & Sebzeler 
Yaban mersini, konserve veya salamura meyveler, kızılcık, kuş üzümü, erik, kuru erik, mısır, mercimek, zeytin, balkabağı

Asidik Diğer Besinler 
Katkı maddeleri, suni tatlandırıcılar, renklendiriciler, damıtılmış sirke, ilaç (Tıbbi ve Psikedelik), lezzetlendiriciler, ot öldürücü ilaçlar, böcek ilaçları, buğday tohumu, kakao ve çikolata
http://www.iyonizesusistemi.com/index.php/alkali-iyonize.html ***Alıntıdır.

Kemal Milar :17 Ocak 2012 İlk sevinç verici haberimi aldım sonunda.

Arkadaşımın kız arkadaşının dedesi prostattan ameliyat olurken parça almışlar ve kanser olduğunu ve kemiklere metastas yaptığını söylüyorlar. 80 yaşından büyük olduğu için kemoterapi yapamıyorlar ve yapacak birşey yok diye gönderiyorlar. Benim vasıtamla arkadaşımın kız arkadaşı dedesiyle konuşuyor. Karısı zorla karbonatlı su içirmeye başlamış. 4 Hafta karbonatlı su içtikten sonra, gittikleri hastanede doktorlar kanser hastalığından iz kalmadığını iyleştiğini söylemişler.




*Kemal Milar Facebook sayfasından alıntıdır.

6 Nisan 2012 Cuma

Ph Degeri En Yüksek Su Zayıflatıyor

Ph Degeri En Yüksek Su Zayıflatıyor

Vücudumuzdaki su dolaşımı, özellikle beyin ve böbrekler için çok önemlidir. 24 saat içinde beyinden geçen su miktarı 1,4 litre böbreklerden geçen ise 2 litre gibi oldukça büyük miktarlardadır. Beynimizin su eksikliğinden en önce zarar gören organlarımızdan biri olmasının nedeni de budur. İçilen su miktarının beyin üzerindeki etkisi üzerine açıklamalarda bulunan Prof. Dr. M. Zeki Karagülle, beyindeki su dolaşımının bozulmasının, beyin sulanması ya da beyin kurumasına yol açtığını belirtti. Önemli açıklamalarda bulunan Prof. Dr. M. Zeki Karagülle konu ile ilgili şunları söyledi;

“Yaşam su ile başlamıştır ve susuz yaşam olanaksızdır. İnsan besinsiz kaldığında 50 gün kadar yaşamını sürdürebilir, ama su içmeden ancak birkaç gün canlı kalabilir. İnsan vücudunun ortalama % 60 kadarı sudur ve vücut ağırlığında oluşan % 15-20 kadar bir su kaybı ölümcül olabilir. Vücudumuzdaki suyun dolaşımına göz atarsak, özellikle beyin için suyun önemi ortaya çıkar. 24 saat içinde beyinden geçen su miktarı 1400 litre, gibi oldukça büyük bir miktardır. Beynimizin su eksikliğinden en önce zarar gören organlarımızdan biri olmasının nedeni de budur. Beyindeki su dolaşımının bozulması insan bedenine, beyin sulanması, ya da beyin kuruması olarak yansır.”

İnsan organizması günde 2,5 litre kadar suyu değişik yollardan dışarıya attığını belirten Prof. Dr. M. Zeki Karagülle; “Normal yaşamsal vücut fonksiyonlarının sürmesi için vücuttaki su rezervlerine ihtiyaç duyulmadan, bu miktarın yerine konması gerekir. Dolayısıyla bir insanın günde en az 2,5 litre suyu bir şekilde geri alması gerekmektedir.” açıklamasında bulundu.

Ne kadar doğal mineralli su tüketmeliyiz?
Günlük su gereksinimi başta cinsiyet ve yaş olmak üzere birçok etkene göre değişkenlik gösterdiğini ifade eden Prof. Dr. M. Zeki Karagülle, su tüketiminde; fiziksel aktivite ve egzersiz, yüksek hava sıcaklığı, düşük nem, lifli besin tüketiminin önemli ölçüde yer aldığını belirtti. Karagülle; “Bir erkek ortalama 2,9 litre/gün, bir kadın ise 2,2 litre/gün kadar su almalıdır. Günlük su gereksinimi en başta içme suyundan karşılanır. Bu sebeple içme suyu alırken öncelikle pH değeri ve içeriğindeki doğal minerallere dikkat edilmelidir. Ayrıca, kafeinsiz, alkolsüz içeceklerden ve çorba gibi sulu ve diğer günlük katı besinlerden bir miktar su vücuda alınır. Bir miktar su da yaş, karbonhidrat ve protein metabolizmasına bağlı süreçlerde vücutta oluşur. Su kaybı ise en başta idrarla olur. Ayrıca, terleme, solunum ve dışkı ile de su kaybedilir.” dedi.

Doğal mineralli su ile günlük alınması gereken mineraller belli düzeylerde karşılanmış olur

Prof. Dr. M. Zeki Karagülle; “Günlük içilmesi gereken suyun doğal mineralli su olarak alınması birçok avantajlar sağlar Öncelikle, sağlıklı bir su metabolizmanın sağlıklı bir vücutta sürdürülmesi garantiye alınmış olur. Ayrıca, günlük alınması gereken minerallerin bir kısmı belli düzeylerde karşılanmış olur. Bunun da ötesinde, kişide var olan bazı fonksiyonel rahatsızlıklar (mide yanması, böbrek taşı oluşumuna eğilim gibi) üzerinde yararlı etki elde edilir. Bunun da ötesinde bazı hastalıkların (örneğin osteoporoz gibi) doğrudan veya dolaylı tedavisi de sağlanabilir. Günde en az 2 şişe (400-500-660ml) doğal mineralli ve pH değeri yüksek suyun içilmesini öneriyoruz. Böylelikle, bir yandan günlük su gereksinimimizin bir kısmı karşılanmış olurken, diğer yandan da yukarıda sıraladığımız olumlu etkiler de sağlanmış olur. Ayrıca belirtmek gerekir ki, ülkemizde dengeli mineral yapısını bulunduran 1-2 su markası ve kaynağı bulunmaktadır. Tüketicilerin bunları önemsemeleri kendi sağlıkları açısından daha olumlu olacaktır.”dedi.

Mineral gereksiniminin karşılanması için doğal mineralli sular tüketilmeli!
“Mineralli sularda en sık bulunan elementler, kalsiyum, magnezyum. Sodyum ve klordur. Daha az bulunanlar potasyum ve flor, bazen de iyottur. Ayrıca, mineralli sularda sık olarak bikarbonat ve daha az da sülfat anyonları bulunur. Mineralli su içilmesi ile öncelikle minerallere olan günlük gereksinim bir oranda karşılanmış olur. Söz konusu minerallere olan gereksinim yaşamın bazı dönemlerinde örneğin gençlik, çocukluk, yaşlılık gibi, özellikle artar. Bu dönemlerde mineralli suların "içilmesi" daha çok önem kazanır.” dedi.

En yüksek 10 ph oranı sertliğindeki su vucuttan toksinleri ve yagları atıyor ve daha sağlıklı, hastalanmalara karşıda da güçlü yapıyor

4 Nisan 2012 Çarşamba

Kitap Önerileri 1


Zayıflamada pH Mucizesi

Çeviri : Elif Subaşı

Vücudun bütün kan hücrelerini dönüştürmesi üç veya dört ay alır. Yani, her üç veya dört ayda bir tamamıyla yeni kan hücrelerine sahip olursunuz. Sonuç olarak, bu programda on iki haftada, sahip olduğunuz kanın tamamına yakın bir kısmı sağlığın doruklarındaki yeni kan hücreleriyle değişecektir. Sağlıklı kan ile de sağlıklı bir vücuda sahip olacaksınız - ve bu sağlıklı vücudun fazla kilolarla hiçbir işi kalmamış olacak. Sağlıklı kilo vermek için pH Mucizesi'ni yaşayın ve o da sadece kilonuzu değil tüm yaşamınızı değiştirsin. Hem de sonsuza kadar. Bundan üç ay sonra hem gerçek hem de mecazi anlamda bambaşka bir insan olacaksınız. İdeal ve sağlıklı kilonuza ulaşabilmek için kaç kilo vermeniz gerekir? 5? 15? 50?... Cevabınız kaç olursa olsun onu ikiyle çarpın. Zayıflamada pH Mucizesi' ni uyguladığınız takdirde, ideal kilonuza ulaşmak için ihtiyacınız olan en fazla gün sayısını elde ettiniz. Neye inanırsanız inanın, kilo vermenin yağ ile bir ilgisi yoktur, asitle ilgisi vardır. Bu nedenle yağ gramlarını, kolesterolü, karbonhidratları ve kalorileri unutun. Ünlü bir mikrobiyolog ve beslenme uzmanı olan Dr. Robert Young'a göre, ideal kilonuza ulaşmak sadece kanın hassas pH dengesini koruma meselesi. Dr. Young kitabında, vücut kimyanızı dengelemeye, görünüşünüzü değiştirmeye ve kilolarınızı ilk ve son olarak vermenize yardım etmek için tasarlanmış 7 aşamalı bir yaşam biçimi programı öneriyor! Bu kitapta aşağıdakileri bulacaksınız : Hangi yaygın yiyecekler pH seviyenizi dengelemeye yardım eder? Ne içmelisiniz? - sadece içtiğiniz suyun çeşidini değiştirerek ve başka hiçbir şey yapmayarak 2.5 kilo vermenin mümkün olduğunu göreceksiniz. Egzersiz sizi nasıl şişmanlatır? - doğru biçimde yapmadığınız sürece... Protein ve süt ürünlerine yüklenmeden nasıl güçlü kaslar ve sağlıklı kemiklere sahip olursunuz?

Güneri Civaoğlu Alkali Su Yazı Dizisi

Güneri Civaoğlu Alkali Su







Bugün 5-10-15?..O kiloyu 2 ile çarpın, çıkan sayı kadar günde o kadar kiloyu vermiş olacaksınız.Bunları okuduğumda konuya derinliğine girmeye karar verdim.İlk hareket noktam bir şifreydi: "pH..." Mantık şöyle... Sorun vücudun "pH" yani "asit" ve "alkali" dengesini sağlamak... Bir etkin zayıflama yöntemi sunuyorum... Kaç kilo vermek istiyorsunuz? Vücut, klasik yeme alışkanlığıyla alınan asitlerin bir kısmını bağırsaklar, idrar ve terleme yoluyla dışarı atıyor, ancak hepsini değil.Kalan asit fazlası, tıpkı asitli biftek soslarının eti yumuşatması gibi vücuttaki hücreleri bozuyor.Bu durum, vücudu kendini koruma sürecine iter.Vücut, alınan besinleri ve vücut yağlarını kendini korumak için kullanır. Çünkü... Yağlar asitleri yakarlar.Böylece asitleri depolamak için yağlanma sürekli fazlalaşır.Mideniz bulansın istemem, ama gerçeğin iyi algılanması için kanıt olarak vücuttan yağ alınan plastik ameliyatlarda bu yağların içindeki yoğun asit nedeniyle kahverengi hatta siyah olduğunu belirtmeliyim.Aslında kısa dönemde baktığımızda bu iyi haberdir.Vücut, özellikle belinizde ve kalça altında yağ depolayarak asidin kötülüklerine karşı kendini koruyor.Hatta kolesterol gibi kan yağlarıyla da damarların asit etkisiyle delinmesini önlüyor.Fakat... Zamanla bu süreç olumsuza dönüşüyor.Vücuttaki asit fazlası, kandaki oksijeni azaltıyor. Metabolizma yavaşlıyor. Sindirim yavaşlıyor. Kilo alma ve enerji eksikliği başlıyor.Daha da kötüsü, besinlerin mayalanmasına (çürüme) sebep oluyor.İltihap, mantar ve küf üretiyor. Ve felaket olan... Bunların hepsi canlı organizmalar.Yediğimiz besinlerin yüzde 50'sine ortak oluyorlar. Atık madde üretiyorlar.Çok yiyoruz ama yeterli beslenemiyoruz. Bu kısırdöngüde vücut, doku yaparak yenilenemiyor, enzim, hormon, hücre enerjisi, organ faaliyeti için gerekli diğer yüzlerce kimyasal bileşeni üretemiyor.Yediklerimiz, enerji üretmek yerine, çürümüş olarak vücudumuzda kalıyor, daha çok asitlenmeye yol açıyor.Bu kısırdöngüde sonuç, yorgunluk ve hastalığın yanında istenmeyen kilolardır. Yağ, hem yararlı hem zararlı Çözüm, asidi azaltmak ve alkaliyi yükseltmek...Yeşil ağırlıklı sebze , alkali değeri yüksek su içmek, bazı beden hareketleriyle bağırsakları daha iyi çalıştırmak çözümün 3 başlığı...İçtiğiniz şişe sularındaki etiketlere bakın... Alkali değerinin 8'den yukarı olmasına dikkat edin.En az 2.5 litre bu tür su tüketin.Ayrıca... Alkali oranı 10 olan suyu üreten cihazlar da var.Yukarıda anlattıklarımı doktorunuzla konuşmadan da uygulamayın. pH'ı yüksek su gibi aziz olun.

Uzman Görüşleri

1. Dr.Hedemitsu Hayashi

Kalp doktoru ve Japonya Su Enstitüsü Direktörü
Kötü diyet, kızarmış gıdalar kola gibi hafif içecekler, şekerler vücudumuzda asit tuzlarının oluşmasına neden olurlar. Kan akımından uzakta depolanan bu maddeler onlarca yıl vücutta kalabilirler. Alkali su kullanmayı, bu tuzları yavaşça, yıkayıp temizleyeceğinden tavsiye ediyorum.

2. Dr.Hiromi
Shinya

“Shinya kolonoskopi metodu” iyi ve temiz kalın bağırsağın sağlıklı olmanın bir ön stergesi olduğu tıp otoriteleri tarafından kabul gören bir görüştür. Vücut rahatsızlıklarının ve hastalıkların çoğunluğu asidik ve kirli bağırsaktan kaynaklanır. “iyi” özellikle mineraller açısından zengin su içmek özellikle kalsiyum ve magnezyum, vücudunuzu optimal pH seviyesinde tutar




3. Dr.Susan Lark

Üniversite konferansçısı ve kadın sağlığı ile ilgili 13 best-sellerin yazarı
Koruyucu tıp ve beslenme konusunda önemli uzmanlardan biri “Günde dört-altı bardak alkali su içilmesi aşırı asitliliği önleyecektir” ve zaman içinde vücudunuzun asit/alkali dengesini düzenleme kabiliyetini arttıracaktır. Soğuk algınlığı, nezle, grip, bronşit gibi asitliliğin arttığı durumlarda alkali su kullanılmalıdır. Sağladığı fazla elketron içeriği açısından Beta caroten, C ve E vitamini gibi, alkali su antioksidan olarak işlev görür. Bu ise, bağışıklık sistemi bozuklukları kalp hastalıkları, inme ve diğer rahatsızlıkların oluşmasını önlemede yardımcı olacaktır.

4. Dr.Sherry Rogers

Önde gelen Toksiloloji uzmanı / Amerikan Alerji ve Bağışıklık College üyesi / Amerikan Cevresel Tıp Akademisi Diplomatı / Birçok bilimsel makale ve 13 bestseller yazarı
“Alkali su vucudu asidik atıklardan kurtarır….Yüzlerce kişiye yapmış olduğum tavsiyelerimin sonuçları değerlendirildiği zaman asidik atık şeklindeki toksinlerin dejeneratif hastalıkların ana nedeni olduğu konusunda ikna oldum”


5. Dr.Robert Atkins

Ünlü sağlık ve diyet uzmanı
“Bir çok insanın vücut sıvıları ve hücreleri asidiktir. Bu birçok sağlık problemlerine neden olacaktır. Bu vücudumuzun zararlı toksinlerden kurtulmasını, onları nötralize etmesini önleyecek sizi, hücre tahribatına yol açan serbest radikallere daha açık hale getirerek kanser ve diğer hastalıkların oluşmasına katkı sağlayacaktır !”

6. Dr.William Kelly

“Metabolik Tıp Koleji Ve Kanser Tedavisi” kitabı yazarı
“Sağlıklı olmak; kalmak konusunda alkali su, bir Alexander Fleming’in penisilini buluşundan bu yana kaydedilmiş en önemli ilerlemedir.”






7. Dr.Keiichi Moristita

Araştırmacı ve “Kanserin Gizli Gerçeği” adlı kitabın yazarı
“Eğer kan daha asidik atıklar geliştirmeye başlarsa bu fazla asitleşme vücudun herhangi bir yerinde depolanmaya başlar. Bu sağlıksız proses yıllarca devam ederse bu bölgelerdeki asitlilik tutarlı şekilde artmaya devam eder ve bu bölgenin hücreleri yavaş yavaş ölmeye başlar. Bazı hücreler bu bölgede anormalleşerek hayatta kalabilirler. Bu hücrelere biz malin hücreler diyoruz. Bu hücreler beyinin emirlerine cevap vermediklerinden kontrolsüz şekilde bölünüp çoğalmaya başlarlar. Bu kanserin başlangıcıdır. bu oluşumun temizlenmesi için ameliyat, radyo terapi, kemoterapi gibi yöntemler başarılı şekilde uygulansa da kanserin geri gelmesini önleme konusunda yardımcı olamamaktadırlar.

8.Ray Kurzweil, PhD

Bilim adamı, mucit, teknolog, yazar
Alkali suyun tek özelliği sadece suyun pH değerini yükseltmesi değildir. Alkali su aynı zaman da yüksek “Oksidasyon Azaltma Potansiyeline” (Oxidation Reduction Potential-ORP) sahiptir. Bu özellik, “pozitif yüklü(+)”,insan sağlığını olumsuz etkiliyen “Serbest Radikalleri” nötralize ederek vudumuzu potansiyel zararlardan korur.







9. Sang Whang

Bilim adamı,Mühendis,Mucit , “Revers Aging”kitabının Yazarı
Vücudumuzdaki yaşayan her hücre atık maddeler oluşturur. Yiyeceklerimizden sağlanan besin maddeleri, kan yolu ile her hücreye dağıtılır. Yaşamımız için gerekli olan enerjinin üretimi için oksijenle yakılır.Yanmış besinlerin bir çoğu asidik artıklardır ve bunların vücuttan atılması gerekmektedir. Vücut bu işlemi idrar ve ter yolu ile yapar.Ancak bazı nedenlerden dolayı vücut bu atıkların % 100 den kurtulamaz. Zaman içinde vücutta birikmeye başlayan bu atıklar yaşlanmanın ana nedenini oluşturur. Yaşlanma ile birlikte kandaki bikarbonat miktarı azalmaya başlar.Bu aynı zamanda kan da asit birikiminin arttığı ve dejeneretif yetişkin hastalıklarının da başlama sinyali vermesi anlamına gelir.Araştırmalar göstermiştir ki, kandaki bikarbonat azalması yaşlanmanın sonucu değil tam tersine nedenidir. Kanda azalan bikarbonatların yenilenmesi , yerine konulması bu prosesi durduracaktır.


*pltmedical.com sitesinden alıntıdır.

Kanser Bir Çeşit Mantar Hastalığı Mı?

Dr.Tullio Simoncini


İtalyan Dr.Tullio Simoncini kanserin aslında bir mantar hastalığıolduğunu iddia ederek, asitli ortamı seven mantarların tuzlu ortamdan uzaklaştığını bulduğunu söylüyor.Bunu da vücudu asidik halden alkali hale getirerek yani vücudun pH seviyesini artıtarak sağlıyor.Hastalarına Sodyum Bikarbonat tedavisi uyguluyor.

Görüşünü bilimsel tıp kongrelerinde video gösterileri desteğinde sürdürüyor. Bu videolarda, tuzlu suyla yıkanan ortamlardan, örneğin bağırsak kolonundan bizim kanser tümörü dediğimiz, onun beyaz mantar dediği topakların uzaklaştığını, örneğin bir haftalık seans sonunda ortamın temizlendiğini gösteriyor.

Bu görüntüleri youtube'da da izleyebilirsiniz ayrıca kendi web sitesinden inceleme şansınız var.



http://www.curenaturalicancro.com/

Karbonat (Sodyum Bikarbonat)

Karbonatın Faydaları












Karbonatın faydaları nelerdir diye sorarsanız çok değişik cevaplar alabilirsiniz. Karbonatlı su diş beyazlatıcı etkisi ve faydasının yanında zayıflama, mide ekşimesine bitkisel çözüm, midede ve bağırsakta gazlanma doğal tedavisi, cilt lekeleri tedavisi, cilt beyazlatma, ayak kokusu tedavisi, saçlarda kepeklenme tedavisi gibi bir çok değişik amaçla kullanılabilmektedir.
Karbonatın Faydaları ve Tıbbi Etkileri: İştahı açar. Mide ve bağırsak şikayetlerine karşı faydalı olan karbonat, mide ekşimesine iyi gelir. Mide ve bağırsak ağrılarını ve gazlarını giderir.
Karbonat Nasıl Kullanılır? Az miktarda kullanmak ülsere karşı faydalı olabilmekle birlikte, fazla kullanımı ülser yaralarının kanamasına yol açabilir. Bu nedenle ülserlilerin kullanmaması yerinde olur.
Karbonatın bir diğer faydası ise bakliyat, patates gibi sert besinleri pişirirken bir çay kaşığı karbonat attığınız da daha çabuk pişmesini sağlıyor.
Sodyum bikarbonat, ya da halk arasında bilinen adı ile “karbonat” hamur işlerinin temel malzemelerinden biridir Karbonatın mutfak dışında da çok işe yarayan bir madde ve özellikle doğal ürünleri tercih edenlerin vazgeçilmezi olduğunu biliyor muydunuz? Ancak bu yöntemleri kullanılırken, karbonatın etkili bir kimyasal madde olduğunu da aklımızdan çıkarmamalıyız Fiziksel kullanımlarda (özellikle ciddi bir tıbbi sorununuz varsa) mutlaka doktora danışmalısınız
* Dişinizi fırçaladıktan sonra bir miktar karbonat ile tekrar fırçalayın Karbonat, dişleri beyazlattığı gibi ağız kokusunu da giderir
* Karbonat kuruyan, çatlayan veya yorgun ayaklara ve de ayak kokusuna kesin çözüm olacak biçimde çok iyi gelir Sıcak suya karbonat ve sirke döküp ayaklarınızı içinde 20 dakika bekletin, çıkarttığınızda pamuk gibi olurlar.
* Karbonat doğal bir peeling malzemesidir Sulandırılmış karbonat ile yüzünüze hafifçe masaj yapın Masaj yaparken fazla bastırmamaya dikkat edin Aşırı kuru ciltlerde iyi durulamaya özellikle dikkat edin.
* Karbonat doğal bir deodoranttır Koltukaltına sürülen karbonat terlemeye ve kötü kokulara engel olur Aşırı terleme sorunu olan insanlara banyo sonunda sirke ve karbonatı macun gibi yapıp kol altlarına masaj yapmaları, hatta yumuşak bir fırça ile fırçalamaları öneriliyor Bu yöntemle ertesi gün deodorant kullanmaya bile gerek olmadığı gibi, kol altları ipek gibi oluyormuş Gün içinde karbonat kullanacaksanız dikkat, bazı kıyafetlerin kol altında renk bozulmasına sebep olabilir
* Sulandırılmış karbonat güneş yanığının acısını hafifletir Çok hafif yanıkların da acısını dindirmek için kullanabilirsiniz.
* Vaktiniz kısıtlı, dışarı çıkmanız gerekiyor ve saçlarınız yeterince temiz değil O zaman saçlarınızın dibine bir miktar karbonat dökün, bütün yağı emip saçınızı hızla temizleyecektir..

Sudan Gelen Mucize


Hayatımızı sağlıklı sürdürebilmemiz için gerekli en önemli besin öğesi sudur. Vücudumuzun %65 i sudan oluşmaktadır. Yemek yemeden hayatta 40 gün kadar kalabilirken su içmeden hayatta kalmak mümkün değildir.









Su, vücudumuzun hemostazını (kendi kendine olabilecek bir kanamayı önleyen veya herhangi bir nedenle başlayan bir kanamayı durduran süreçlerin tümü) sağlarken; kan dolaşımını ve toksik maddelerin vücuttan atımında da yardımcı olur.
Hayatımız için en önemli yaşam kaynağı olan suyun yapısının da sağlık açısından oldukça önemlidir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda alkali özelliği olan suların sağlık açısından öne çıktı. PH’ı yüksek yani alkali suyun en önemli özelliği diğer sulara göre daha fazla oksijen içermesidir. Alkali sularda bulunan hidroksi radikalleri vücutta zararlı etki gösteren bakteri, virüs ve mikropların yapıtaşlarını değişime uğratarak etkisiz hale getirir. Besinler sindirildiğinde asit ortamı oluşur. Bu atıklar idrar veya solunum yoluyla dışarı atılır. Bu zararlı atıkların tamamını dışarıya atamadığımızda vücuttaki asit düzeyi artar ve böylece asidoz (kanda asidik maddelerin artışı) oluşur bu da yaşlanmayı tetikleyen en önemli problemlerdendir. pH değeri yüksek doğal mineralli sular; yaşla birlikte artan asidozu azaltarak yaşlanmaya karşı koruyucu bir görev üstlenir. Kandaki asidi dengeleyen bikarbonat iyonlarının artmasını sağlayan bu sular, yağ asitlerini çözer, nötralize eder ve böbrekten atımını kolaylaştırır. pH değeri yüksek doğal mineralli suların diğer önemli bir etkisi de kan akımını kolaylaştırarak vücudun daha sağlıklı olmasını sağlamasıdır.

Vücutta Oluşan Asidik Ortam Kanser Hücrelerini Kuvvetlendiriyor…

Kanserli hücreler asidik ortamda kuvvetlenir. Kanserli hastalarda en önemli ortak paydalardan biri de vücut sıvılarındaki asidik ortamın varlığıdır.
Birçok çalışma gösteriyor ki; kanserli hastalarda ortak paydalardan biri de vücut sıvılarındaki asidik ortamın varlığıdır. Eğer vücuttaki asidoza maruz kalan hücre sayısını ve asidoz süresini azaltabilirsek kanser oluşumunu da engelleyebiliriz.

Hamile ve Emziren Kişilerde Magnezyum İhtiyacı Arttığı İçin Magnezyum İçeriği Yüksek Sular Tercih Edilmeli…

Su doğal mineralleri içerisinde barındırır. Ca, Na, K ve Mg içeriği ve pH değeri yüksek suları tercih etmelisiniz. Suyun içerisinde bulunan magnezyum; vücut için çok önemlidir. Vücutta enerji metabolizmasında etkin bir göreve sahip olan magnezyum metabolik aktivitelerde aktif rol oynar. Kofaktör yani bazı enzimlerin aktif hale gelmeleri için protein yapısında bulunmayan metal iyonlarının düzenlenmesinde rol oynar. Ayrıca magnezyum bazı enzimlerin aktif hale gelmeleri için protein yapısında bulunmayan metal iyonları birçok enzimin yapısına katılır, kemiklerin güçlenmesini kalsiyumla birlikte büyük etki sağlar. Kan basıncının karbonhidrat metabolizmasında önemli bir yere sahiptir. Proteinlerin yapım aşamasında yer alır. Hamile ve emziren bayanlarda magnezyum ihtiyacı arttığı için su magnezyum içeriğinden dolayı tercih sebebi olabilir.

Vücutta Azalan Magnezyumu Doğal Mineralli ve pH değeri Yüksek Su ile Takviye Edin…

Sporcular ve yoğun egzersiz yapan bireylerde hem ihtiyacı yerine koymaya yardımcı olması hem de hidrasyonu sağlaması açısından alkali değeri yüksek ve doğal mineralli su tercih edilebilir. Yaşlılıkta azalan besin tüketimi ve fazla ilaç kullanımına bağlı olarak vücutta azalan magnezyum miktarını arttırmada yardımcı olması için yine mg içeriği yüksek su tercih edilebilir.

Yeterli Kalsiyum Alınmadığı Durumlarda Kilo Verme Süresi Artabilir…

Suyun içerisinde bulunan bir önemli mineral de kalsiyumdur. Vücutta kemik ve diş yoğunluğunu oluşturmada en önemli görev kalsiyumdur. Doğal mineralli sularda yer alan kalsiyumun sinir ve kas işlevlerinin devamında aktif rolü vardır. Yeterli kalsiyum alınmadığı durumlarda kilo vermede azalmalar olabilir, kan basıncında artış, kemik yoğunluğunda azalma ve diş çürükleri, kas ağrıları ile krampları görülebilir. Kalsiyum kanın pıhtılaşmasında da oldukça önem taşır. Sağlık açısından önemli bir yere sahip olan alkali sular özetle; kanseri önlemede, serbest radikallerle savaşmada, yaşlanmayı geciktirmede ve asidozu engellemede bize yardımcıdır. pH değeri yüksek doğal mineralli sular vücudumuzun en önemli besin öğesi olan su için en iyi tercihtir.

Mehlika Öktem
Diyet Uzm.

Asit-Baz Dengesinin Düzenlenmesi Ve Önemi

Asit-baz dengesi, vücut sıvılarındaki hidrojen iyonu (H+) konsantrasyonun dengesi anlamına gelir. Vücut sıvılarında çok az miktarda H+ iyonu bulunmasına rağmen, konsantrasyondaki çok küçük değişiklikler bile hücrelerdeki enzimatik reaksiyonları ve fizyolojik olayları etkileyerek bazılarını baskılar, bazılarını ise hızlandırır. Bu nedenle hidrojen iyon konsantrasyonunun düzenlenmesi, homeostazisin çok önemli bir parçasıdır.
Sağlıklı bir insanın kanında 36-40 nmol/L hidrojen iyonu bulunur. Vücuttaki yüksek hidrojen iyon konsantrasyonuna asidoz, düşük hidrojen iyon konsantrasyonuna ise alkaloz adı verilir.
Asit ve Bazların Tanımı
Proton verici molekül veya iyonlara asit, proton alıcı molekül veya iyonlara ise baz adı verilir. Eğer protonun aslında bir hidrojen iyonu olduğu göz önünde bulundurulursa, asitler eriyiklere hidrojen iyonu katan molekül ya da iyonlardır. Bazlar ise eriyikteki hidrojen iyonunu bağlayarak oradan uzaklaştırırlar.

Vücut Sıvılarındaki Hidrojen İyon Konsantrasyonu ve pH
Vücut sıvılarındaki hidrojen iyonu konsantrasyonunu belirtmek için pH sembolü kullanılmaktadır. Bir solüsyondaki hidrojen iyonu konsantrasyonunun negatif logaritmasına pH denir. pH ile mevcut hidrojen iyon konsantrasyonu arasındaki ilişki aşağıdaki formül ile gösterilebilir.
pH = log 1/ H+ kons = - log H+ kons
Formüle göre, pH’nın düşük olması asidoz olarak tanımlanan yüksek hidrojen iyon konsantrasyonunu; pH’nın yüksek olması ise alkaloz olarak tanımlanan düşük hidrojen iyon konsantrasyonunu göstermektedir.
İnsan vücudundaki kanın pH'sı, ömür boyu belirli bir dengede tutulmakta olup ortalama pH 7.4 olarak saptanmıştır.
pH 7.4 düzeyi, hidrojen iyonu konsantrasyonunun yaklaşık 40 nmol/l olduğunu gösterir ve bu da fizyolojik pH değeridir. Normal arter kanındaki pH 7.35 ile 7.45 arasında değişir. Venöz kanda ise pH değeri 0.03-0.05 daha düşüktür. pH ile HCO3 ve pCO2 değerleri arasında matematiksel bir ilişki vardır. Asit- Baz bozukluğu bunların bir veya ikisinde meydana gelen değişiklikler sonucunda oluşur.
(HCO3 -)
pH = Sabit Değer ´
pCO2
ömür boyunca, yaz – kış ve gece - gündüz demeden kanın pH'sı sabit tutulmaya çalışılmaktadır. Asidik veya bazik yönde pH değerinde 0.2 gibi çok az bir oynamanın dahi olması, hayati tehlike yaratır. İnsanlarda bu değer 7.35'in altında veya 7.45'in üzerinde olursa hayati tehlike ortaya çıkar. pH'nın korunmasında vücudun asit-baz tampon sistemleri ile birlikte akciğer ve böbreklerin büyük rolü vardır. Asidik iyonlar, akciğer ve böbreklerden dışarı atılırlar.
pH Değişimlerine Karşı Vücudun Korunması
Hücresel metabolik olaylar sonucunda, vücutta sürekli olarak asit özellikte maddeler oluşmaktadır. Bu asit maddeler 2 ana gruba ayrılır:
1- Volatil asitler
Karbondioksite dönüşebilen asitlerdir. Karbonhidrat ve yağların yanması sonucunda ortaya çıkan CO2, eritrositler tarafından tamponlanır ve akciğerlere taşınarak solunum ile atılır.
2- Nonvolatil asitler
Karbondioksite dönüşemeyen asitlerdir. Aminoasitler, nükleoproteinler, fosfolipid ve fosfoproteinlerin yıkılması; aminoasitler, karbonhidrat ve yağ asitlerinin inkomplet yanması ile oluşurlar.
Vücuttaki pH değişikliklerini önleyici çeşitli kontrol sistemleri bulunmaktadır. Bu sistemler sayesinde, metabolik işlevler sonucu sürekli olarak H+ oluşmasına rağmen, vücut sıvılarındaki pH 7.35-7.45 gibi çok dar sınırlar arasında tutulmaktadır. Bunu sağlayan başlıca 3 mekanizma vardır:
1-Kimyasal (Asit-Baz) Tampon Sistemleri
2-Akciğerler yoluyla CO2 atılımının kontrolü
3-Böbreklerden amonyak üretimi ile serbest H+ atılımının sağlanması; bikarbonatın emilmesi ve yeniden oluşması.
Bir çözeltiye asit veya alkali ilave edildiğinde oluşan belirgin pH değişikliklerini azaltan kimyasal maddelere tampon adı verilir. Bütün vücut sıvılarında asit-baz tampon sistemleri vardır. Bunlar asit ve alkalilerle hemen birleşerek hidrojen iyon konsantrasyonundaki büyük değişiklikleri önlerler. Vücudun 4 ana kimyasal tampon sistemi vardır:
a- Eritrosit-Hemoglobin tampon sistemi
b- Protein tampon sistemi
c- Fosfat tampon sistemi
d- Bikarbonat-karbonik asit tampon sistemi
Bu tampon sistemleri içinde vücudun en önemli sistemi, bikarbonat-karbonik asit tampon sistemidir. Bikarbonat-karbonik asit tampon sistemi, zayıf bir asit olan karbonik asit ile kuvvetli bir baz olan bikarbonatın meydana getirdiği tuzun karışımından ibarettir. Hücre içi sıvılarda çok az sodyum bulunduğu için bikarbonat iyonları başlıca potasyum ve magnezyum bikarbonat tuzu olarak bulunur. Solunum sistemi karbondioksidi, böbrekler ise bikarbonat iyonunu dengeler. Böylece kan pH’sı solunum ve böbrek sistemleri ile yukarı ya da aşağı kaydırılabilir.
Eğer hidrojen iyon konsantrasyonu artmışsa solunum merkezi derhal uyarılıp solunum hızı değiştirilir. Kanın ve dokuların yeterince oksijenlenmesi, vücudun pH dengesini kontrol etme yöntemlerinden biridir. Oksijen kan ve dokulardaki alkali ortamı desteklerken, karbondioksit asidoza katkıda bulunur. Derin, kontrollü ve diafram kasını kullanarak nefes alındığında daha çok oksijen alınmış ve daha çok karbondioksit dışarı atılmış olur; bu da vücuttaki asidin azalması demektir. Bu açıdan bakıldığında doğru nefes alıp vermenin, vücut pH’nı dengede tutmak için ne kadar önemli olduğu anlaşılmış olur.
Böbrekler ise asit ya da alkali idrar oluşturmak suretiyle, vücut sıvılarındaki hidrojen iyon konsantrasyonunu (pH’yı) normale dönüştürmeye yardımcı olurlar. Dakikada bir litre kan süzerek asitlerin vücuttan atılmasını sağlarlar.
Vücudumuzdaki trilyonca hücrede meydana gelen metabolik değişiklikler ve enerji oluşumu sırasında karbonik asit (H2CO3), asetik asit, fosforik asit ve sülfirik asit gibi çeşitli asidik maddeler ortaya çıkar. Buna ilave olarak asitleşmeye sebep olan besinlerin de yenmesiyle vücuttaki asit miktarı daha da yükselir. Bu da çeşitli hastalıklara davetiye çıkarır. örneğin Helicobacter pylori isimli bakteri, vücudun asitleşmesi yani asidoz nedeniyle zayıflamış olan mide ve onikiparmak bağırsağına daha kolay yerleşir.
Kimyasal tampon sistemleri ile vücudun asit-baz dengesi korunur. Karbonik asit ve laktik asit (süt asidi), su ve karbondiokside dönüşür ve bu da böbrekler ve akciğer tarafından dışarı atılır. Dışarı atılamayan asitler, mineraller tarafından tuza dönüştürülür (asidik tuzlar, bazik tuzlar veya halojenik tuzlar, yemek tuzu değil). H2CO3 + X (sodyum, klor, flor, kalsiyum, magnezyum vb metal, ,ametal halojenler)→XHCO3 oluşur. Daha sonra bağ dokularına toksin olarak yerleşir ve ileride atılmak için burada depolanırlar. Bunların sürekli depolanması hücre ve dokuların beslenmesini engeller.
Bağ dokusuna yerleşmiş olan bu toksinlerin üzerine daha sonra bakteri, virüs ve mantarlar yerleşerek zehirli gazlar, zehirli alkoller ve hormona benzer biyojen aminler üretirler. Bunun sonucunda sayısız hastalıklar için çeşitli merkezler oluşur.
Eğer asit miktarı aşırı derecede yükselirse, geçici olarak bağ dokusu, eklem ve kaslara asit şeklinde depolanır. Eklemlerde bulunan kıkırdak dokusu alkali yapıdadır. Bu nedenle bu bölgeyi istila eden asidik maddeler pek çok kronik hastalığın oluşumuna kaynaklık ederler. Bu asitler omuz, sırt, bel ve baş ağrıları gibi pek çok ağrının ana kaynağıdır. Modern tıpta bu hastalıkları boş yere kortizonla tedavi etmeyi denerler. Oysaki kortizonlar ek olarak birçok başka hastalılığa sebep olurlar.

Kan ve hücreler arası sıvıda karbonik asit, asetik asit, fosforik asit, sülfürik asit ve süt asidinin (laktik asit) yoğunlaşması, kalp kaslarına zarar vererek kalp krizine neden olur. Ayrıca beyin kanaması, kan dolaşımında çeşitli anormallikler ve müzmin iyileşmeyen yaralar görülür.
Hemoglobin ve sodyum bikarbonat, oluşan asitlerin bir kısmını tampon sistemi ile baza çevirir ve asitleşmeyi önler. Bu işlem eğer vücutta yeterince mineral varsa gerçekleşebilir; yoksa depolanarak toksin oluşturulur.
Mide tarafından tuz ve karbonik asit, sodyum bikarbonat ve hidroklorik aside çevrilir ( NaCl + H2CO3 → NaCO3 + HCl ). Mide birkaç tabakadan oluşur ve bu görevi iç tabakalar görür. Hidroklorik asit midenin içine verilirken sodyum bikarbonat pankreasa gönderilir.

Kanın pH değeri 7.4 yani hafif bazik olup bu değer 7.35 ile 7.45 arasında değişebilir. Vücudumuzdaki metabolik hareketler sonucu asit oranı yükselir ancak bunun belli bir zaman sonra yeniden normal seviyeye gelmesi gerekir.
Bilindiği gibi tuzun yapısı sodyum ve klorid isimli iki elementten oluşur. Sodyum, potasyum, kalsiyum ve magnezyum gibi bazik özelliklere sahip mineraller, kanın asit-baz dengesini sağlamada önemli rol oynarlar.
Eğer kişi aşırı miktarda et, peynir ve tatlı yiyor ve sigara, alkol ve siyah çay içiyorsa kanın pH değeri asitleşir, çünkü bu besinler asitleşmeyi artırırlar.

Bağırsaklardaki pH’nın 5-7 arasında olması gerekir. Yani ortam hafif asit olmalıdır. çünkü bağırsak florasının en önemli ve faydalı bakterilerinden biri olan laktik asit bakterileri ancak bu ortamda yaşayabilirler. Bağırsak florasını oluşturan bakteriler lifli besinleri parçalayarak yağ asitlerine dönüştürürler. Bu da insan sağlığı için çok önemlidir. Bağırsak florası aynı zamanda B12 ve K2 vitamini gibi önemli vitaminleri de üretirler. Kişi eğer lifli besinler (sebze, meyve ve kepekli un mamulleri) yemezse vitamin yetersizliği ortaya çıkar.
Bağırsak florasındaki düzensizlik ve değişiklik insan sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Bağırsaklardaki zehirli gaz dışarı atılamazsa sindirim salgılarına karışır ve zehirlenmeye neden olur. Son yıllarda adından sıkça söz ettiren, bedendeki toksin birikiminin asıl nedeni burada yatmaktadır.
Kalp kaslarının pH'sı 6.9 yani çok hafif asidik özellikte olmalıdır; bu değer 6.5'in altına düşerse kalp krizi ortaya çıkar.

Vücuttaki asit oranının en çok arttığı dokuların başında bağdokusu ve lenf bezleri gelir. Asitleri, asidik tuzlara çevirirken lenf bezlerinde şişlikler oluşur. Bu dokularda yapılacak olan incelemeler ile, kişinin toksin yükü hakkında kapsamlı bir bilgiye ulaşmak mümkündür. Bu da laboratuar incelemelerinin yanı sıra günümüzde artık işleyiş mekanizması daha iyi kavranmış olan kuantum fiziği sayesinde olmaktadır. Kinezyolojik inceleme, Voll’e göre elektriksel akupunktur ve proquant gibi ölçümler sayesinde sağlıklı bilgilere daha kolay ulaşmak mümkündür.

Aşırı derecede artmış asitlerin vücutta oluşturduğu asidoz nedeniyle mantarlar özellikle bağırsak mantarları (kandidalar) çoğalırlar. Gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların pek çok kronik hastalığına, bağırsaklardaki mantar sayısının (kandida) oransal olarak artmasının neden olduğu düşünülmektedir.

Asidozla birlikte amonyak, aflatoksin ve aldehidler çoğalır ve bunlar başta karaciğer ve beyin olmak üzere tüm bedene zarar verirler.

Asidoz nedeniyle periferik kan dolaşımı ve lenfatik dolaşım bozuklukları ortaya çıkar ve bunun sonucu olarak da o kişide varis, lenfatik dolaşım bozukluğu ve hemoroid oluşabilmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde dolaşım bozukluğu hastalıklarında, vücutta birikmiş asit fazlalığına da dikkat etmek zorunluluğu vardır.

Tatlı besinler metabolik değişimler sonucu aside dönüşürler. Vücut bu asitleri atmaya çalışır ve bunu başaramazsa, toksinlere dönüştürerek bağ dokusunda biriktirip depolar.

Fazla yağlar, özellikle hayvansal besinlerin tüketimiyle alınanlar, asetik aside bu da asetik asit tuzuna dönüşür. Et mamullerindeki protein ise önce ürik aside çevrilir, ardından ürik asit tuzuna dönüşerek cüruf şeklinde depolanır.

Asitler asidik tuza dönüşürken sodyum, potasyum ve kalsiyum gibi mineraller aşırı derecede harcanır. Bir taraftan asitler nötürleştirilirken diğer taraftan hücre yapımında kullanılması gereken mineraller azalır.

Hücrenin asitleşmesi ve bağ dokusuna yerleşmiş olan toksinler nedeniyle hücreler katılaşır. örneğin eritrositler katılaşınca oksijeni ve besleyici maddeleri hücrelere kadar taşıyamazlar çünkü esnekliğini kaybetmişlerdir.

Asidoz nedeniyle nefes darlığı ortaya çıkar çünkü eritrositlerin oksijeni taşımalarında ve kılcal damarların kendi görevlerini yapmalarından zorluklar ortaya çıkar.
Asidozla birlikte kanda protein de varsa kanın akışkanlığı yavaşlar, artık madde oranındaki fazlalık kanda koyulaşmaya neden olur ve bunun sonucunda organ ve hücre düzeyinde oksijenlenme bozulur.

Toksinler için harcanan mineraller saç, tırnak ve kemiklerden alındığı için, kemiklerin yoğunluğu azalır, tırnaklar kırılır ve saçlar dökülür.

Bağ dokusunda yerleşmiş olan toksinler lenfatik sistemi bloke ederek bulundukları bölgenin sertleşmesine ve deride şişliklere neden olur; bacaklarda meydana gelen selülitin bu toksin birikimi sonucu oluştuğu artık bilinmektedir. özellikle lenfatik sistemin etrafını bir ağ gibi saran vejetatif sinir sistemine bu bakımdan çok önemli görevler düşmektedir. Sorunun giderilmesinde ve tedavi edilmesinde ise nöralterapinin yeri çok büyüktür.
Asidoz nedeniyle iğne şeklinde asit kristalleri oluşur ve bu kristaller kıkırdak dokusunu tahrip eder; netice olarak eklemler deforme olur. Bununla birlikte diskler de beslenemez ve disk fıtığı görülür. Asit kristalleri ayrıca sinir hücrelerine batar ve sinirsel ağrılar ortaya çıkar.

Dr. Tijen Acarkan